4 Haz 2014

Gitmezsen Bilemezsin; Ketenli Yaylası, Aras Şelalesi

"Kurdu var; kuşu var. İti var; kopuğu var. Arsızı var; hırsızı var. Havalar soğuk; üşürsün. Vahşi hayvalardan da mı korkmuyorsun. Yalnız gitmek çok tehlikeli. Niye yalnız gidiyorsun?"
-Sen, benimle gelmediğin için. İşte, benim yalnız gitme nedenim bu.
Çoğu zaman, gitmemek için birçok bahaneye sahip olan insanlar, bahanelerini sıraladıktan sonra benim neden yalnız gittiğimi sorarlar. Gel beraber gidelim." dediğimde kalan bahanelerini sıralayıp gitmenin sakıncaları üzerine konuşurlar da konuşurlar. Dünya, gidebilen insanların etrafında mı dönüyor? Tabiki, hayır? Sevgili kardeşim, dokunmazsan anlayamazsın; sarmazsan koruyamazsın; bakmazsan göremezsin; içine çekmezsen koklayamazsın. Gitmezsen; gitmezsin; ama gitmezsen bilemezsin.

Neyse ki bu defa Ferhat ve Emir beni yalnız bırakmadı. Bir hafta önce, gideceğim tarihi, Ferhat'ın da gelmek istemesi nedeniyle erteledik. Yeni taşındığımız yerde oturan Ferhat "Hocam yok mu yeni tur?" diye sorunca,  ben de şakayla karışık "Denizde kum, bizde tur; gel gidelim." dedim. Meğerse adam gitmekte ciddi imiş.

Yaklaşık 2 senedir, okula yağmur, çamur demeden Allah'ın her günü bisikletle gidiyorum. Böyle yapma nedenlerimden birisi tabiki; kendime belki yoldaşlar bulabilmek. Birlikte çalıştığımız doksan küsür iş arkadaşımdan bir tanesinin bile aklını çelemedim. 

Gitmek isteyen insan bin neden bulur; gider. İnsan gitmek istemezse bin bir bahane bulur. Gitmeyene de saygım var. Gerçekten çok bahaneleri var.

Ardından, iznini geçirmek için Bursa'da bulunan köylüm Emir "Ben bisikletle gidemem, yürüyerek çıksam olur mu?" dedi. "Elbette olur." dedim. Emir'in daha önce kamplı bir doğa yürüyüşüne katılmışlığı yok; ama genç ve zinde. Parkur, onun için kolay lokma sayılır. Bir gün önce Emir, uyku tulumu, mat ve sırt çantası temin ederek yürüyüşe hazır hale geldi.

Plana göre Emir Uludağ yolundan Soğukpınar Köyü yol ayrımına kadar araçla gidecek. Emir ile Uludağ yolu'nda, Soğukpınar yol ayrımında buluşacağız. Oradan Soğukpınar'a ve yaylaya birlikte hareket edeceğiz.

Cumartesi günü biz Ferhat'la sabah erken bir saatte yola koyulduk. Uludağ yolunun yokuşlarını yüklü bisikletle, yuvasına yiyecek taşıyan yüklü bir karınca misali tırmanmaya başladığımızda, Ferhat'ın daha önce uzun bir tur tecrübesi olmadığını göz önünde bulundurarak zorlanacağını, ilk uzun turunda Ferhat için yanlış bir rota tercih ettiğimizi düşünmüştüm; ama ilk kilometrelerde sağlam görünüyor ve pek su kaynatacağa da benzemiyor.

Dediğim gibi, Ferha'tın ilk uzun turu bu; ama Ferhat, iş yerinin servis imkanı olmasına rağmen, işine genellikle bisikletle giden birisi. Kim, daha gerçek bisikletlidir? Haftadan haftaya, kaskını takıp, taytını çekip, bisikletinin çiziksiz olmasını övünç kaynağı yaparak, daha hafif olması için vidalarının bile karbon olmasını tercih ederek bisiklet süren mi? Her gün işine, okuluna mütevazi bisikletiyle giden mi? Üç tekerlekli bisikletiyle işportacılık yapan mı? Tatilimi bisiklet ile geçiriyorum, şehirden kaçmak için turlara çıkıyorum; ama benim asıl önemsediğim: yağmur çamur demeden Allah'ın her günü işime bisikletle gitmemdir.

Uludağ yolu üzerindeki İnkaya Köyü'nde bulunan 600 yıllık ulu çınarın koyu gölgesinde, ince belli ile bir o kadar koyu çaylarımızı yudumlarken, önümüzdeki zorlu yokuşları düşünerek ve doğanın güzelliğini de unutmayarak Ferhat'ı uyarma ihtiyacı hissettim. Ferhat, "Bugün ya bisikletten nefret edeceksin; ya da bisikleti çok seveceksin."

Bana gelince, ben bu yokuşlar karşısında neler hissediyorum? İnsanlar, her gün işe giderken çıktığım, birkaç yüz metrelik, kısacık bir yokuşu bisikletle nasıl çıkabildiğimi merak edip sorular soruyorlar. Ben de onlara şu soruları sorup, cevabını yine kendim veriyorum.

-Sen, hiç Şavşat'tan Ardahan'a gittin mi?
-Ben bisikletle gittim.
-Hiç Uludağ'ın zirvesine çıktın mı?
-Ben bisikletle çıktım.

Bisikletle işe giderken yorulmak istemiyorsan Şavşat'tan Ardahan'a bisikletle gitmelisin. Uludağ'ın zirvesine bisikletle çıkmalısın...

Ferhat'ın yükü bana göre az. Zorlanırsa yükünü alabilirim. Hiç olmadı ite kaka gider. Hem iki teker demek; eşitlik demektir. Çoğu zaman o seni taşır, bazen de sen onu taşırsın. Birbirinizi taşırsınız. Taşıtını taşıyan insana da bisikletli denir.

Çaylarımızı yudumlarken Emir'i aradık. Yola çıkabileceğini söyledik. Yolu koyulduk. Geçen yıl yine Uludağ'a çıkarken ziyaret etmiş olduğum Dolu Baba'yı ziyaret edip, Fatihamızı okuduk. Dolu Baba Osmanlı'nın ilk zamanlarında bu dağlarda etrafına ışık saçmış, huzur bulmuş, huzur yaymış. Osmanlının son dönemlerine kadar ebedi istirahatgahının da olduğu bu alanda bulunan bir medrese, buradan geçen yolcuların maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamaya devam etmiş. Aslen Buharalı olup İslam'ı yaymak için bu bölgeye göç etmiş kırk erenden biri olan Dolu Baba, hayatının önemli bir bölümünü adadığı coğrafyanın dağlarında ulu bir çam ağacının gölgesinde hayırlı bir ömür geçirmiş olmanın huzuru içinde yatıyor gibi. Saygı duydum. Bahanesi olan insan için Buhara neresi, Bursa neresi! Gitmek için tek bir neden yeter.

Dolu Baba'nın huzurundan ayrılırken Emir'i ikinci defa aradık. Buluşacağımız yere gelmiş.

Bizim yarım saatlik yolumuz var gibi; ama yine de belli olmaz. Bisikletle yol alırken, ne kadar kilometrelik yolu ne kadar zamanda alırsınız, kesinlikle kestiremiyorsunuz. Yolu bir an önce bitirmeliyim gibi bir derdim de olmaz. Yola çıkmadan önce bir güzergah belirlerim. Gün boyu yolun tadını çıkararak, gidebildiğim kadar giderim. Gün sonunda uygun bir yere çadırımı kurar yaptığım işin güzelliğini düşünerek, kendi çizdiğim yolun yolcusu olmaktan gurur duyar, kendimi bulurum.

Yol ayrımına vardığımızda Emir'i göremeyince aradık. İleride bir çeşme başında, bize ikram etmek için yoldan aldığı çilekleri yıkıyormuş. Çilekleri mideye indirdikten sonra yola düştük. Yol ayrımında yokuş bitti; iniş başladı. Dolayısıyla bizim hızımız ister istemez arttı. Bu durumda Emir'in geride kalması kaçınılmaz oldu. Soğukpınar'da kendisini beklemek üzere Emir'den ayrıldık. Taşpınar Camisi'nde namaz için mola verdiğimizde Emir bize yetişti. İyi yürüyor vesselam.

Soğukpınar'da kendisini beklemek üzere Emir'den ikinci defa ayrıldık. Soğukpınar'a varınca köy girişinde bir köylü "Hoş geldiniz." deyip, "Arkadaşınız sizi kahvede bekliyor dedi." Anlam veremedim; Emir gelmiş olamazdı. Biz, kahveye varınca çayımızı yudumlarız, Emir'i bekleriz diye düşünürken, Emir'i kahvehanenin baş köşesine oturmuş 5. çayını içmekteyken bulduk.

-Oldu mu şimdi bu, Emir! Biz seni yürümeye geldin diye biliyorduk!
-Abi, Jandarmanın arabası zorla aldı. Yoksa ben yürüyecektim, kem küm.
-Binmeyecektin. Bunları bir bir yazıp, ifşa edeceğim bu yaptığını.

Soğukpınar'dan sonraki yolu Emir gerçekten iyi yürüdü. Ferhat ile birlikte genelde önümden gittiler. Emir, yolun bir bölümünde, beni bisikletimi iterken fotoğrafladığını ve elinde fotoğrafların olduğunu iddia ederse de inanmayın; montajdır, şantajdır :)

Yüküm gerçekten çok fazlaydı, lastiklerim dişsiz asfalt lastiği. Yol çamurlu, yokuş ve çetin. Kısa süreliğine ittim, kabul. Daha önce de dediğimiz gibi; bisiklet demek, eşitlik demektir. Birbirinizi taşırsınız. 

Soğukpınar üstlerinde, bahçelerim orada nur yüzlü bir ihtiyarla karşılaştık.
-Kimsiniz siz; nerelisiniz; nereden geliyorsunuz; nereye gidiyorsunuz?
-Bursa'dan geliyoruz amca. Yaylaya çıkıyoruz. Büyükorhanlıyız.
-Adırnazlıyız deseniz ya.


Büyükorhan'ın komşu ilçesi Orhaneli'nin Bizans dönemindeki adı çeşitli kaynaklarda değişik biçimlerde geçer: Adraneia, Adriani, Hadriani, Atriani, Adranos, Edranos. Orhaneli, Osmanlı döneminde ise Beyce olarak anılmıştır. Anadolu'da aynı adı taşıyan birden çok kent olması nedeniyle Beyce'yi diğerlerinden ayırmak için Uludağ üzerindeki Hadriani anlamına gelen "Hadriani ad Olympus" denmiştir. Yazılı kaynaklarda “Adranoslular” olarak da adlandırılan dağlılara (Orhanelili, Büyükorhanlı, Kelesli ve Harmancıklılılara) yörenin güngörmüş insanları , bugün halen Adırnazlılar demekte.

Soğukpınar'dan ayrıldıktan 5 kilometre kadar sonra Ketenli Yaylası'nın birinci düzlüğüne önce Emir ile Ferhat sonra da ben ulaştık. Burada ikindi namazını, alabalıklar için hazırlanmış ama içinde çok da balık göremediğimiz bir havuza akan suyla abdest alarak kıldık. Ferhat buradan, bizim gulacık olarak bildiğimiz lezzetli bir mantardan bir avuç kadar topladı. Havuz başı çadır kurmak için çok müsaitti; ama bir kaç yüz metre ilerideki ikinci düzlüğü de görmek istedik.

İkinci düzlükte yolun sol tarafındaki belkide zamanında keten ekilen tarlanın ortasına, armut ağacının sağına, sarı çiçeklerin yakınına, yeşil otların üzerine, çam ağaçlarının karşına, karlı dorukların dibine, şehrin keşmekeşinden uzağa, huzura ve mutluluğa yakına, yeryüzünün üstüne, gök kubbenin altına çadırlarımızı kurduk.

Üç kişiyiz ya. Buraya, 4 yıl önce 25 liraya aldığım, sadece bir kaç gece kullandığım, bir gün belki lazım olur diye saklamakta olduğum ikinci çadırımı da getirdim. Yemek, çay ve sohbetten sonra yanan ateşin sönmemesi için üzerine büyük bir kütük attıktan sonra yatmaya karar verdik. Emir ve Ferhat bir 1. çadırda kalacak. Ben en son 3 yıl önce kullandığım 2. çadırda kalacağım. Çadırın başına vardığımda baş tarafındaki polün kırılmış olduğunu gördüm. Olacak iş mi bu. Yıllarca lazım olur diye sakla. Taa buraya kadar bisiklet arkasında taşı... Çadırın bir tarafı yıkılmamış, ayaktaysa da; çadırın büyük bölümü yere değiyor. Bunun içinde geceleyemem. Henüz yeni yatmış olan Emir ve Ferhat'a seslendim. Yer açın ben de geliyorum. Bugüne kadar hep tek başıma kaldığım, iki kişi kalsak rahat edemem dediğim çadırda o gece üç kişi uyuduk. Çok da güzel uyuduk.

Sabah bizi namaza Ferhat kaldırdı. Namazdan sonra Emir ve Ferhat daha rahat uyusunlar diye göz göre göre polün kırıldığı tarafın iplerini gerdirerek ikinci çadırı içinde yatılabilecek kıvama soktum. Yattıktan kısa bir süre sonra yağmur kuvvetli bir şekilde yağmaya başladı. Yağan yağmurun damlalarının çok geçmeden çadırımın içine de birer damladığını hissetmekteydim. Biraz üşendiğim için, biraz da tulum beni korur diye düşündüğüm için, Emir ve Ferhat'ı da rahatsız etmemek için diğer çadıra geçmedim. Bu sırada damlaların damladığını belli belirsiz hissetmekteydim ama henüz bana ulaşan bir damla yoktu.

Kalktığımda çadırın içi göl gibiydi. Tulumun dışı tamamen ıslanmış. Bu ne arkadaş ya. Yıllarca seni sakladım, bir gün lazım olursun diye. Buraya kadar taşıdım. Tam işe yarayacakken önce polün kırıldı sonra hemen yağmur geçiriverdin. İnsan bir çadırdan ne iztemezse hepsini yaşattın bana. Hemen dışarı çıktım. Dün gece ateşin üstüne attığımız kütük yağmura rağmen sönmemiş. İkinci çadırı topladığım gibi ateşin üstüne attım. Seninle buraya kadarmış. Eyvallah.

Dün, Ferhat'ın topladığı mantarlarla bir tava dolusu omlet yapıp, yayla suyu ile yaptığımız çay eşliğinde mideye indirdik. Kahvaltıdan sonra bisikletleri ve Emir'in çantasını bulunduğumuz bölgeye bırakarak, yağmurun hafiflediği bir anda şelaleyi görmek için yola çıktık. Dün köylüler dere boyu da çıkabilirsiniz; ama su deposunun arkasından yukarıya doğru çıkan, su borusu için kazılmış hattan devam eden bir yol vardır ve daha kısadır demişlerdi. Su deposunun arkasında böyle bir yol bulamadık ama belirgin bir patika olduğunu gördük. Herhalde su yolunun üzeri zamanla çalı, çırpı ve yaprakla kapandı diye düşündük. Bu patikayı takip etmeye karar verdik. Bu patikanın şelaleye çıkıp çıkmayacağını bilmiyorduk; fakat orman içinden asırlık ağaçların altından Keşiş Tepeye doğru uzanmakta ve huzur veren bir hali var. Yaklaşık 45 dakika sonra şelaleye ilk ulaşan Ferhat oldu. Şelalenin muazzam güzelliği karşısında büyülendik. Henüz yeni erimiş kardan olan suyundan kana kana içtik.

Şelale dibinde bir süre oylandıktan sonra inişe geçtik. yarım saat içinde yaylaya indik. Hazırlığımızı yapıp köye doğru inişe geçtik. Köye önce biz bisikletliler vardık. Kahveye oturduk. Ben beşinci, Ferhat dördüncü çayını içerken Emir de geldi. Aynı yoldan dönmemek için buradan Keles yoluna ineceğiz, Doğancı Barajı'nın yanından geçerek Bursa'ya ulaşacağız. Emir de, buradan bir araç bulmaya çalışacak. Bulamazsa Keles yoluna inecek. Köylülerin dediğine göre oradan saat başı Bursa minibüsü geçiyormuş.

Emir'i kahvede bırakarak yola çıktık. Yolun büyük bölümünün bayır aşağı olmasından dolayı, rüzgarın yüzümüzü okşaması da hoşumuza gitmiş olacak ki Doğancı Barajı'na kadar neredeyse hiç durmadık. Bir ikindi vakti Bursa'ya ulaştık.

Gittik, dokunduk, baktık, anladık, yedik, içtik, içimize çektik, gördük, yürüdük, vardık, sardık, kokladık...

Sevgili kardeşim
Dokunmazsan anlayamazsın;
Sarmazsan koruyamazsın;
Bakmazsan göremezsin;
Yürümezsen varamazsın;
İçine çekmezsen koklayamazsın;
Gitmezsen gitmezsin;
Ama gitmezsen bilemezsin.

Fotoğraflar


























  











































İlgili Yazılar
Gitmezsen Bilemezsin; Ketenli Yaylası, Aras Şelalesi
Ketenli Yaylası, Aras Şelalesi(VİDEO)

3 yorum:

  1. Merhaba
    Sanki yaylaya sizinle beraber çıktım geldim.Anlatım şahane ,fotoğraflar senden beklediğimiz gibi.
    Şelale çok güzel görünüyor
    sayende, gezilmesi gereken gizli bir güzellik daha keşfetmiş olduk
    Selamlar....

    YanıtlaSil
  2. Adsız3/18/2015

    Hocam rota bilgisi var mı?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Adsız3/18/2015

      Teşekkürler.

      Sil

Her hangi bir hesabınız yoksa yorumlama biçimlerinden "Anonim"i seçiniz. Bu durumda lütfen adınızı mesaj içinde belirtiniz. Yazılan cevaplardan haberdar olabilmek için "Beni bilgilendir." seçeneğini kullanabilirsiniz.

Takip Et

Image and video hosting by TinyPic